Önceki 2 bölümde, mühim bir temel atmış ve tanımlar yapmış, delillerde göstermiştik.
2. bölümde en son: "Daha asıl soruyu,
o yakıcı, yıkıcı soruyu sormadığımızı, 3. bölümde işte O soruyu da sorup ve cevabını vereceğimizi, bunun cevabının verildiğinde ise istiğâse meselesinin mahiyetinin inşaAllah anlaşılacağını" belirterek 2. bölümü sonlandırmıştık.
İşte şimdi bu 3 ve son bölümde bunların cevabını verip Ebu Hanzala ve zihniyetinin o meşhur "şirk torbasını" tamamen patlatacağız inşaAllah..
Ebu Hanzala ve Onun Şirk Torbası! Elma ile Armudu Kim Karıştırıyor?
Bugün bazı çevreler istiğâseyi toptan şirk ilan ediyor.
Çünkü ZAT ile tevessülü yani VESİLEYİ Şirk Sanan Sakat Bir Okumaya Sahipler!
Hatta işi daha da ileri götürerek, salih kullardan istemeyi tarihî müşriklerin pratiğiyle aynı kategoriye yerleştiriyorlar.
Bu yaklaşımın Türkiye’deki en görünür örneklerinden biri, Ebu Hanzala künyesiyle bilinen Halis Bayancuk adına yayımlanan metinlerde görülmektedir.
Nitekim onun adına yayımlanan “Tasavvuf ve İstiğase / Allah’tan Başkasından Medet Umma” başlıklı metinde, Allah’tan başkasına dua ve istiğâseyi şirk dairesinde ele alan açık bir çerçeve kurulmaktadır.
Orada kurulan anlayışta, Allah’tan başkasına yönelen her dua ve istiğâse ibadet sayılmakta ve bu yaklaşım doğrudan şirk hükmüne bağlanmaktadır.
Ayrıca; "bugünkü kabir ve şeyh merkezli yönelişlerle eski müşrikler arasında fark bulunmadığı" ileri sürülmektedir.
Yine aynı çizgide, "eski müşriklerin darlıkta Allah’a döndüğü, bugünkülerin ise her hâlükârda şeyhlerinden istediği" gibi çok absürd ve sakat bir kıyas yapılmaktadır. Maalesef aklı, muhakemesi, mukayesesi, ölçüsü zayıf pek çok insanda bunu yemektedir.
Şimdi burada duralım.
Çünkü asıl hata tam burada başlıyor.
Burada asıl problem; Ebu Hanzala’nın sadece hükmünün sertliği değil, usulünün de bozukluğudur. Çünkü onun en temel hatalarından biri, vesile ile ilahlaştırmayı karıştırmasıdır.
Çünkü en uç, en problemli ve hatta bizim de kabul etmeye mecbur olmadığımız bazı ifadeleri örnek gösterip, sonra bunlardan hareketle bütün tevessül ve istiğâse anlayışını toptancı bir yaklaşımla aynı torbaya atması kesinlikle ilmî bir yöntem değildir.
Sağlam usul; önce Kur’an’daki vesile mantığına, sonra hadislerdeki uygulamalara, ardından sahâbe ve ulema çizgisine bakmayı gerektirir!
İlim budur ve ehl-i sünnet çizgisi de zaten budur..
İşte bu gerçeğe rağmen birkaç uç örneği büyütüp, abartıp sonra bütün geleneği bunlarla mahkûm etmek, hakikati aramak değil; ancak kendisinin önceden verilmiş hükmüne malzeme toplamaktır.!
Açık konuşuyorum; o kişinin böylesine bir genelleme yaparak tekfirinde isabet etme şansı da yoktur, bu ihtimal SIFIRDIR!
Ama samimi olarak şunu da söylemem lazım: Bilhassa istiğâseyi ve onun sınırlarını, çerçevesini, şartlarını bilmeyenler bunu yapmasın zaten!
Çünkü istiğâsenin caizliğini söylemek başkadır, ama şartlarını bilmeyen insanların gelişi istiğâse yapması yapması çok daha başka bir mesele ve tehlikedir.
ÖZETLE:
Ebu Hanzala'nın bu yaklaşımıyla yaptığı şey şudur:
︎ vesileyi,
︎ şefaati,
︎ sebebi,
︎ nida dilini
︎ ve yardım talebini tek bir torbaya atıyor.
Aralarındaki itikadî farkları silip, hepsine birden “şirk” yani küfür hükmü veriyor.
Adeta tek kalemde.. "Yapıştır geçsin" misali.. Aradaki o itikadî farklar yok sayılarak…
Oysa Ehl-i sünnet böyle yapmıyor.
Ehl-i sünnet;
︎ sebep ile faili ayırıyor,
︎ vesile ile ilahı ayırıyor,
︎ şefaat talebi ile rububiyet ortaklığını ayırıyor.
İşte kıyasın bozulduğu yer de tam burasıdır.
︎ Çünkü müşrik, çağırdığı varlığı ilahlaştırır. ︎ Ona bağımsız tesir, tasarruf veya ulûhiyet payesi yükler.
☆ Mümin ise vesile bildiği zatı ilahlaştırmaz.
☆ Onu sadece Allah katında salih, hatırlı bir kul, bir vesile, dua ve şefaat talebine bir destekleyici bir makam olarak görür.
☆ Hakiki failin yalnız Allah olduğuna inanır.
Dolayısıyla “vesile kullandı” diye birini, otomatik biçimde “onu ilah edindi” sonucuna bağlamak ilmî bir kıyas olmayıp nefisle ve cehil ile konuşmaktır.
Bu aynı zamanda, ayrı kategorileri birbirine karıştırmaktır. Elma ile Armudu birbirine karıştırmak gibidir..
Zaten asıl soru da tam burada başlamaktadır:
Nedir o soru; Kimi ilah bildin?
İstiğâse meselesinde hesap, zannedildiği gibi sadece “yardım istedin mi” hesabı değil, asıl hesap kimi ilah bildiğin hesabıdır.
Eğer bir mü'min, evliyanın ruhaniyetinden MEDET (arapça yardım demek, gözünüzde bambaşka manalar oluşturmayın..) isterken onu Allah’tan bağımsız bir güç sahibi görmüyor, hakiki failin de yalnız Allah olduğuna inanıyorsa; burada elbetteki otomatik biçimde bir şirkten söz edilemez..
Ama maalesef o malum tekfirci zihniyet, mü'minin kalbine inmeden, âlemine girmeden, niyetini sormadan, itikadını tahkik etmeden sadece lafza bakıyor ve hükmü yapıştırıyorlar:
“Madem böyle dedin, o hâlde müşriksin!”
Şu durumda ilahlık davasını asıl onlar gütmüş olmuyor mu acaba?
Soruyorum, öyle olmuyor mu?
Çünkü; kalp, Allah'a aittir.. Kalbin içini yalnız Allah bilir, görür.
İMAN, Sa’d-ı Taftazanî’nin tefsirinde ifade ettiğine göre "Cenâb-ı Hakk’ın, istediği kulunun kalbine, onun cüz-i ihtiyarının sarfından sonra
İMAN; “İman'ın altı şartına kalben inanıp, dil ile de tasdik etmektir.
İMAN; asıl kalpteki tasdikdir!
Fakat lisanen ikrar da önemlidir; Çünkü kalpteki bu tasdike ancak ikrar ile vakıf olunur. Aksi durumda o kişinin mü'min olup olmadığı insanlar arasında bilinmez.
Madem İMAN da kalpdedir! Kalp üzerinde hüküm vermek de yalnız Allah’ın hakkıdır. Kalbin içindeki yöneliş hakkında ölçüsüzce hüküm vermek, insanların değil, Allah’ın alanına taşmaktır.
Nitekim Hz. Peygamberin'in (s.a.v.), savaş sırasında korkusundan "La ilahe illallah" demiş olduğu için birisini öldürdüğü savunmasını yapan Usame bin Zeyd'e bunun hesabını sorarken; “Sen nereden biliyorsun? Kalbini açıp baktın mı!?” demiştir. İşte Hz. Peygsmberin o meşhur sorusu ve bu konuda ki ölçüsü, bakış açısı bugün meseleyi aslınde ne güzel özetlemektedir.
Ve zaten istiğâse tartışmasındaki kırılma da tam burada başlamaktadır. Yani: Kalpteki itikadı araştırmadan, sorgulamadan sadece lafza bakarak hüküm vermek…
İşte Ebu Hanzala zihniyetinin en ağır usûl bozukluklarından biri de budur:
Yani niyet okuyarak tekfir etmek!
Ebu Hanzala ve zihniyetide o sahâbeden daha farklı olarak; MANEN insanları öldürmekte, yani onları şirk ile suçlayıp aslında büyük bir cinayet işlemektedir!
Ve açık konuşalım: Bu, sadece sertlik değil ilim da adına işlenmiş büyük bir ölçüsüzlük, görgüsüzlük ve cinayettir!
Özetle, Ebu Hanzala ve zihniyetine göre:
︎ Aracı kullanmak = müşriklik'tir.
Ama Ehl-i sünnete göre:
︎ Aracıya bağımsız güç vermek = müşriklik.
ÇÖKÜŞ NOKTASI DA TAM BURASIDIR İŞTE.
Çünkü onların kurduğu hatalı kıyas şudur:
Onlar diyorlar ki:
︎ “Allah’a yaklaştırsın diye çağrılan varlıklar müşrikliktir”
︎ “O hâlde salihlerden istemek de aynıdır”
Ama burada gözden kaçırdıkları şey şudur:
Müşrik → ilahlaştırır!
Mümin ise → vesile bilir!
Onların Kıyası Neden Çöküyor?
Bu tartışmanın düğüm noktalarından biri aslında tek bir soruda gizlidir: Dua nedir?
Çünkü eğer siz “dua”yı yanlış tanımlarsanız, tevessülü de, istiğâseyi de kaçınılmaz olarak yanlış anlarsınız.
Bir başka ifadeyle: Ölçüsü bozuk olanın hükmü de bozuk olur. Dua yanlış tanımlanırsa, tevessül de, istiğâse de kaçınılmaz olarak yanlış anlaşılır ve kişi alabildiğinve savrulur.
Ebu Hanzala künyeli Halis Bayancuk ve onun zihniyet ikizlerinin yaptığı en büyük hatalardan biri şudur; Bir kimsenin, salih bir zatı, bir şehidi yada peygamberi yardıma çağırmasını, ona seslenmesini ona dua etmek zannedip, böyle algılayıp böyle de sunuyorlar!
Böylece güya aslında o zata İBADET ETMİŞ sayıyorlar!
Buradan da tekfire yani o kişiyi ŞİRK ile suçlayıp kâfirliğine hükmediyorlar!
Ne kadar basit, ne kadar SIĞ bir bakış açısı..
Şunu en baştan netleştirelim: Ölmüş.ama salih olduğu bilinen, yada bir şehit yahut peygamberi (s.a.v) yardıma çağırma, isteme, ona seslenme, yahut ondan kendisi için dua etmesini isteme işlemi ONA DUA, dolayısı ile ONA İBADET ETMEK değildir!
Hiç alakası yoktur! Bu korkunç bir hata ve bir su-i zan'dır.. Zorlama bir yorum yada tevildir!
Kesinlikle ONA DUA ETMEK, böyle sayılmak anlamına gelmez, gelemez!
Nitekim bu mesele sadece akıl yürütmeyle değil, hadislerle de sabittir.
Çünkü peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Issız bir yerde kaldığınızda: Ey Allah’ın kulları! Bana yardım edin diye seslenin.”
Şimdi burada duralım… Çünkü mesele son derece kritiktir:
Bu hitap, doğrudan gözle görülmeyen, gaipte olan Allah’ın kullarınadır!
Üstelik hadisin devamında şu hakikat da açıkça bildirilmektedir: “Allah’ın öyle kulları vardır ki siz onları görmezsiniz.”
Madem bu gerçek hadisle sabit hâlde bizde soralım:
︎ Bu nida bir ibadet midir? Hayır.
︎ Bu bir ilah edinme midir? Hayır.
︎ Şirk midir? Hayır.
Çünkü burada yapılan şey:
︎ Allah'tan bağımsız bir güç çağırmak değil,
︎, Allah’ın kullarını vesile kılarak yardım talep etmektir.
Demek ki mesele artık tamamen berraklaşmıştır:
︎ Görmemek engel değilmiş..
︎ Uzak olmak engel değilmiş..
︎ Gaipte olmak engel değildir..
Çünkü asıl mesele: kimin duyduğu değil, kimin duyurduğudur!
Ve buradan çıkan kesin kaide şudur:
︎ Her nida krsinlikle ibadet değildir.
︎ Her sesleniş kesinlikle şirk değildir.
︎ Nida, niyete göre hüküm alır.
O hâlde bir nidadan doğrudan şirke sıçramak ve suçlamak değil, ÖNCE o nidanın arkasındaki itikadı çözmek gerekir!
Çünkü Dua;
︎ Kimi ilah bildiğinizle ilgilidir.
︎ Kimi Rab bildiğinizle ilgilidir.
︎ Kime tasarruf yetkisi verdiğinizle ilgilidir.
︎ Kimi yaratıcı kabul ettiğinizle ilgilidir.
︎ Kimi fail-i mutlak gördüğünüzle ilgilidir.
︎ Kime bağımsız güç verdiğinizla ilgilidir.
Eğer siz, bir varlığı Allah’tan bağımsız güç ve tasarruf sahibi kabul ediyorsanız, işte ancak o zaman o varlığa DUA etmiş olursunuz, sayılırsınız ve böylece ona İBADET de olabilirsiniz. İşte ancak böylece bir şirkten söz edilebilir..
Ama siz, eğer hakiki failin yalnız Allah olduğuna inanıyor, diğerini sadece vesile ve sebep dili içinde anlıyorsanız; burada sizin iddia ettiğiniz manada bir “ilah edinme” yoktur. O varlığa "dua ettiğiniz" iddia edilemez ve kesinlikle böyle sayılamaz.. Eğer sayılsa bu, büyük bir iftira, zülüm ve cürümdür.
İstiğâse meselesinde de olan şey, kesinlikle Allah’tan başkasını Rab edinmek değildir.
Peki ya nedir?
Allah’ın yarattığı sebep dili içinde ama yine Allah’a yönelmektir.
İşte bütün hata da burada düğümlenmektedir.
Çünkü eğer Ebu hanzala ve zihniyet ikizlerinin mantığı doğruysa şu halde:
︎ Hocadan dua istemenin de şirk olması icap eder.
︎ Doktora gitmenin.
︎ Anneden dua istemeninde.
Çünkü hepsi nihayetinde hepsi “aracı”
"Ama efendim biri ölü, biri diri. Diriden yardım istemekle ölüden yardım istemek aynı şey mi?" denirse, işte tam burada mesele kopuyor.
Çünkü bu itiraz, meselenin özünü değil sadece zahirini konuşuyor.
Oysa hakikat şudur:
Ehl-i sünnet nazarında, salih bir zat ile tevessül demek; hakikatte o zatın Allah katındaki değeriyle, yani onun salihliğiyle tevessül etmektir, bu manaya gelir.
Çünkü bir kulun Allah katındaki kıymeti, onun sırf beşeri olan zatından-bedeninden değil; O zatı kıymetli kılan imanı, ahlakı, ubudiyeti ve ameli sebebiyledir!
Şimdi soralım:
Madem salih amel ile tevessül caizdir…
buna çoğu kimse itiraz etmiyor… Eden de zaten ilimsiz, kendi kafasından ve nefsinden konuşuyor. O hâlde o amelin sahibine yönelmek neden problem olsun?
Daha açık soruyorum:
Mahlûk olan bir amel ile tevessül caiz de,
o amelin sahibi olan zat ile tevessül nasıl olur da akla aykırı görülür?
Tam bu noktada Kur’an’ın çizdiği çerçeveyi hatırlamak zorundayız. Çünkü mesele sadece aklî kıyas değil, doğrudan nassın kendisidir.
Maide suresi 35. ayette açıkça: “Allah’a vesile arayın” buyrulmaktadır.
Dikkat edilmesi gereken nokta ise şudur: Ayet, vesilenin ne ile olacağını sınırlandırmamış, mutlak bırakmıştır!
Şimdi soralım: Eğer vesile sadece amel ile, sadece Allah'ın isimleri ile ve başkasından dua istemek ile olacak olsaydı, Kur’an bunu açıkça belirtmez miydi?
Peki hangi ayet veya sahih bir delil, bu mutlak ifadeyi daraltarak “zat ile tevessül olmaz” demektedir?
İşte tam burada büyük bir usûl hatası ortaya çıkmaktadır: Kur’an’ın mutlak bıraktığı bir hükme, delilsiz şekilde sınır koymak…
Oysa usûlde kaide açıktır: Mutlak bir nass, ancak başka bir nass ile kayıtlanır. Nefisle, zanla, yorumla değil!
O hâlde şu soru artık kaçınılmazdır:
Kur’an “vesile arayın” derken, hiçbir kayıt koymamışken; Ebu hanzala ve onun zihniyet ikizleri hangi yetkiyle bu vesileyi daraltıyor ve “zat ile tevessül olmaz, ölü ile tevessül olmaz” diyorlar?
Bu nasıl bir çelişkidir?
Hem nasıl değişik bir mantık ki;
Diriyken tevessül caiz oluyor ama vefat edince mi şirk oluyor!
O zaman şu soruları sormak zorundayız:
1: Ölüm, hakikatte neyi değiştiriyor?
2: Eğer bir kul, hayattayken Allah katında makbul ise, vefat edince bu makbuliyet yok mu oluyor?
3: Yoksa burada farkında olmadan, ruhun devamlılığına dair yani aslında kişinin ölünce ruhununda öldüğüne dair ciddi bir problem mi var, buradan mı tuzağa düşülüyor?
Bakın açık konuşalım: Eğer tevessül şirk olsaydı, bunu ilk terk eden kişi Resûlullah olurdu.
Ama tarih bize tam tersini söylüyor. Çünkü peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir duasında açıkça: “Nebinin ve benden önceki peygamberlerin hakkı için…” diyerek Allah’tan istemiştir.
Bende şimdi soruyorum:
︎ Bu neyin nesi?
︎ Bu açık bir tevessül değil midir?
︎ Bu açıkça ÖLÜ ile tevessül değil mi?
Çünkü bu peygamberler o anda hayatta da değildir.
O hâlde artık şu cümle çökmüştür:
“Ölüyle tevessül olmaz.”
Çünkü bu iddia, farkında olmadan Resûlullah’ın duasını tamamen boşa düşürür ve hâşâ, sümme hâşâ ama onun yanlış yapmış olduğu manasını netive verir.
Bunu söyleyecek biri çıkarsada bizde ona "kendine başka bir din ara o halde: demek durumunda kalırız..
İşte bu yüzden mesele “ölü-diri” meselesi değildir.
Mesele, tevessül yada istiğâse edilen zata yüklenen itikadî anlamdır.
Eğer bir şey kaide ve itikadî olarak yanlış ise DİRİ iken de ÖLÜ iken de yanlış olması icap eder..
Hadi şimdi gelin bu mantığı sonuna kadar götürelim:
Eğer gerçekten “Allah’tan başkasından yardım istenmez” sözünü ZAHİRİYLE alırsanız, ZAHİRE takılıp kalırsanız o zaman hayatın kendisini inkâr etmek zorunda kalırsınız.
︎ Çünkü "şifayı veren hakikatte Allah’tır…
o hâlde doktora ne gerek var?" denilir.
︎ "Rızkı veren Allah’tır…
o hâlde çalışmaya ne gerek var?" denilir.
︎ Hidayeti veren Allah’tır…
o hâlde peygamberlere ne gerek var?
︎ Yağmuru yağdıran Allah’tır…
o hâlde bulutlara ne gerek var?
Peki bu mantıkla yaşamak mümkün mü?
Bu bakış açısı ne kadar sağlıklı?
Demek ki hakikat şudur:
︎ Allah neticeyi yaratır ama bunu sebeplerle yaratır!
Çünkü âdeti, sünnetullahı böyle işler.
Aksi ististadır, bunlarda mucizedir zaten.
İşte tevessül de budur:
Tevessül: NETİCEYİ kuldan istemek değil… Allah’ın yarattığı sebeplere tutunmaktır!
İşte asıl kırılma noktası da tam burasıdır:
Çünkü eğer Allah neticeyi sebeplerle yaratıyorsa, o hâlde duymak dahi kulun kendi gücüyle değil, ancak Allah’ın yaratmasıyladır demek icap eder. Tevhid bunu gerektirir..
Böylece mesele artık şuraya gelir dayanır:
“Kim duyuyor?” değil…
“Kim duyuruyor?”
Yani burada mesele, öyle kolaycılığa kaçıp "diri-ölü" meselesine de indirgenemez!
Duyuran Allah'tır...
Şimdi gelelim en çok tekrarlanan o itiraza: “Uzakta olan nasıl duyar? Ölmüş biri sesi nasıl işitir?” meselesine.
Aslında bu sorunun kendisi bile gizli ama büyük bir hatayı ve imani bir zaafiyeti barındırır. Çünkü soruyu soran, meseleyi kulun gücü üzerinden okur!
Oysa hakikat şudur:
Bırakın uzaktakini, yakındaki dahi kendi gücüyle duymaz…
Ve elbette ki uzaktaki de kendi gücüyle duymayacaktır!
Çünkü duyan kul değil, duyuran Allah’tır!
Şimdi soralım:
︎ Siz konuşurken sesi kim yaratıyor?
︎ Hava zerrelerinde kim yayıyor?
︎ Bir'i kim BİN yapıyor?
︎ Karşınızdaki, o sesi NASIL işitiyor?
︎ Dil de kulak da neticede bir et parçası değil mi?
︎ Ama bu mucizeyi kim işletiyor?
Eğer yakındakine duyurmayı Allah yapıyorsa, o halde uzaktakine duyurmayı da O yapamaz mı?
O'nun kudretine zor mu?
Bizler hadsiz bir ilim ve nihayetsiz bir kudret sahibi Allah'a inanıyoruz...
Böyle bir kudret sahibi için, mesafe de ölüm de şüphesiz ki engel değildir…
O halde asıl soru şu olmalıdır:
︎ “Ölü duyabilir mi?” değil…
︎ “Allah dilerse duyuramaz mı?”
Çünkü istiğâse yani ölüye seslenip yardım-dua istemede asıl mesele; sesin kula nasıl ulaştığı-ulaşabileceği değil, o sesi kimin ulaştırdığı meselesidir!
Nitekim Kur’an, şehitler için: “Onlara ölüler demeyin. Bilakis diridirler, fakat siz bilemezsiniz” buyurur.
Yine başka bir ayette Allah yolunda öldürülenlerin Rableri katında diri olduklarını bildirir.
Demek ki ölüm, mutlak bir yokluk ve hiçlik değildir; başka bir hayata ve âleme intikal, bir mekân, zaman ve durum değişikliğidir..
Tam bu noktada daha derin bir soru soralım:
Kur’an açıkça bildiriyor ki Allah, Bedir’de müminlere meleklerle yardım etmiştir.
Peki o melekler nereden geldi?
Bu dünyadan mı?
Hayır… gayb âleminden!
O hâlde soralım:
☆ Gayb âleminden melek gönderen Allah, salih kulların ruhlarını gönderemez mi?
☆ Bu Allah'a ve kudretine zor mu?
☆ Meleklerle yardım şirk değil de, Allah’ın izniyle bir kulun vesile olması neden şirk olsun?
☆ Melek mi üstün yoksa Allah katında nefsini, şeytanı, kibrini ve enaniyetini yenmiş, müttâki, salih ve abid bir zat mı? Ya da şehitler ve peygamberler mi?
Hangisi üstün?
☆ Eğer birini kabul edip diğeri reddediliyorsa, burada asıl problem delilde değil, ölçünün bozulmuş olmasındandır.
Tartının şaşmış olmasından yahut hakikati eğip bükme alışkanlığındadır!
O hâlde şimdi bu bilgilerden sonra soralım:
Yakındaki bir kula işitmeyi veren, duyuran Allah ise, uzaktakine de, hatta berzahtaki ruha da duyuracak olan yine O değil midir?
Şu hâlde mesele; ölünün duyup duymaması değil…
Bizim tevhidi nasıl anladığımızdır.
Çünkü tevhid, sebepleri inkâr etmek değil, sebepleri ilahlaştırmamaktır!
Kur’an’ın kendi iç bütünlüğü de zaten bunu gösterir. Eğer yardım istemek mutlak olarak yasaklanmış olsaydı, Hz. İsa (a.s) havarilerinden yardımcı istemezdi. Hz. Süleyman (a.s) çevresindekilere "Belkıs’ın tahtını kim getirecek" diye sormaz ve yardım istemezdi. Hz. Yakup’un oğulları da babalarına “bizim için istiğfar et” demezdi.
Demek ki mesele, başkasından istemek değil, istediğin kişiyi ilahlaştırıp ilahlaştırmamaktır. Ehl-i sünnetle tekfirci yaklaşımın ayrıldığı çizgi de tam burasıdır. Fakat maalesef birileri fatiha suresinde "iyyâke nesteîn" ayetini ısrarla br inatla yanlış anlamaya devam etmek istiyor.
Hem ayrıca şu da var: İtikadi olarak yanlış olan bir şey DİRİ içinde ÖLÜ içinde yanlıştır!
Yani eğer ortada yanlış bir kaide varsa o herkes için, ölü içinde - diri içinde yanlış olması gerekir.
Yukarıda dediğimiz gibi: Hem ölüm yokluk, hiçlik de değildir ki!
Ölüm bir mekan değişikliğidir. ÖLEN nefis, toprak altına giren ise bedendir. Ama RUH canlıdır.. Hatta beden dahi bir çok insanda çürümez.. Peygamberlerin ve Şehitlerin cesedi gibi..
Allah resulü (s.a.v.) "Allah toprağa, peygamberlerin bedenlerini/cesetlerini yemesini haram kılmıştır" buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Salât 207; Nesâî, Cum'a 5, 45).
Bu durum Allah'ın peygamberlerine özel bir ikramı ve mucizesidir.
Özetle: Fatiha suresinde ki "îyyake nesteîn" ayetinin yanlış ve basit yorumu ve bundan ortaya çıkan yanlış kıyas ve mantığın sonu, ümmetin ezici çoğunluğunu ya şirkle ya da sapmayla itham etmeye çıkar!
Bu da demektir ki; Ümmetin kâhir ekseriyeti CEHENNEMLİK!
Peki bunu hangi ilim, hangi insaf, hangi Ehli sünnet terazisi kaldırabilir?
Bunu kim iddia edebilir, cesaret edebilir?
Fakat karşı cenahın hâlâ düğümlendiği bir itiraz var:
“Diri olan birinden yardım istemek başka, ölüden istemek başkadır” diyip direniyorlar.
Şimdi bu iddiayı Kur’ân ile test edelim:
Bakara Suresi 89. ayette şöyle buyrulur:
“Onlar daha önce, kâfirlere karşı (gelecek olan Peygamber ile) fetih talep ediyorlardı..”
Şimdi düşünelim:
☆ Bu insanlar kiminle fetih istiyordu?
Henüz dünyaya gelmemiş bir Peygamber ile!
☆ O sırada ortada ne yoktu?
— Yanlarında bulunan diri bir zat yok.
— Ondan istenmiş bir dua yok.
Ama ne vardı?
︎ Bir vesile
︎ Bir yöneliş
︎ “Onunla” talep etme hali
Ve dikkat edin:
Allah bu durumu anlatırken bunu şirk diye kınamıyor.
Kınadığı şey nedir?
︎ O Peygamber geldiğinde onu inkâr etmeleri!
O hâlde şu iddia çökmüştür:
“Sadece sağ olan kişinin duasıyla aracılık olur.”
Çünkü Kur’ân, henüz doğmamış bir Peygamber ile yapılan yönelişi bize anlatmaktadır.
Şu hâlde vesileyi sadece “yanında bulunan diri kişinin fiilî duası”na indirgeyen yorum, Kur’ân’ın anlattığı tabloyla uyuşmamaktadır. Kur'an başka bir yerde onlar bambaşka bir yerdedir..
Bu mesele sadece geçmiş ümmetlerle de sınırlı değildir. Sahabe döneminde de benzer bir uygulama nakledilmiştir:
BİLÂL B. HÂRİS ÖRNEĞİ!
Hz. Ömer (r.a.) devrinde şiddetli bir kuraklık yaşandığında, sahabeden bir zat Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) kabrine gelerek şöyle demiştir:
“Ya Resulallah! Ümmetin için yağmur iste. Zira helak oldular.”
Daha sonra bu durum Hz. Ömer’e aktarılmış, ancak bu söz ne şirk sayılmış ne de bu kişiye bir itiraz yöneltilmiştir.
Şimdi soralım:
Eğer bu açık bir şirk olsaydı, Hz. Ömer gibi tevhid hassasiyeti en yüksek seviyede bir sahabe buna sessiz kalır mıydı hiç?
Elbette kalmazdı.
Demek ki bu mesele, öyle zannedildiği gibi “ölüye seslendin = müşrik oldun" kadar basit değildir.
Hatta bu sakat yaklaşım ve zihnihet işi daha da ileri götürerek;
︎ “ölüye seslendin” diyerek,
︎ “aracı koydun” diyerek,
︎ “başkasından yardım istedin” diyerek, insanları doğrudan şirkle itham etmekte, hatta bununla da kalmayıp nikâhın dahi düşeceğini iddia etmektedir.
Artık ortaya çıkmıştır ki: Vefatından sonra bile Resûlullah’a yönelen hitap ve talep dili selef dünyasında bilinmeyen bir şey değildir.
O hâlde mesele artık şuraya gelmiştir:
Bu tartışma, zannedildiği gibi “seslendin mi, seslenmedin mi?” meselesi değildir.
Asıl mesele şudur:
O seslenişte kimi hakiki fail olarak gördün?
Çünkü bir fiilin hükmünü belirleyen şey, sadece zahirdeki lafız değil; o lafzın arkasındaki itikadî anlamdır.
Aynı söz, birinde tevhid olur, diğerinde şirk…
Hakikatte ayrımı belirleyen şey ise kelime değil, kalptir!
İşte tam bu noktada Kur’an’ın kendi çizgisine de bakmak gerekir. Çünkü mesele, zannedildiği gibi “diri-ölü” farkı değil; yardım istenen zata nasıl bir itikadî anlam yüklendiği meselesidir!
Kur’an’a baktığımızda, yardım isteme fiilinin kendisinin yasaklanmadığını bir çok yerde açıkça görürüz. Demek, Fâtiha suresindeki "iyyâke nesteîn" ayetine ters bir şey yok aslında..
☆ Mesela Hz. İsa “Allah yolunda yardımcılarım kimler?” diyerek insanlardan destek ister.
☆ Hz. Süleyman “Hanginiz Belkıs’ın tahtını bana getirebilir?” diyerek ordusundan yardım ister..
☆ Hz. Yakup’un oğulları da babalarına “Bizim için istiğfar et” diyerek Allah'ın affına mazhar olabilmek için babalarından yardım talep eder.
Demek ki Kur’an’ın yasakladığı şey başkasından istemek değil, başkasına ilah muamelesi yapmaktır!
Nitekim Hz. Süleyman’a o taht bir an da getirildiğinde, o şöyle der:
︎ “Bu, Rabbimin bir lütfudur.”
Yani böylece tahtı getiren zata minnet etmemiş, aslında onun başı üzerinde rahmet-i İlahiyenin kudretini, tasarrufunu ve lütfunu görmüştür.
İşte burası çok kilit bir noktadır, çünkü:
︎ Yardım istenmiş,
︎ Sebep kullanılmış,
︎ Bir kul vesile olmuş,
Ama…
︎ Tesir Allah’a verilmiş,
︎ Fail Allah bilinmiş
︎ Netice Allah’a nispet edilmiştir!
TEVHİD tam da budur işte!
O hâlde şu kesin kaideyi koyalım:
︎ Şirk; birinden istemek değildir.
︎ Şirk; ondan bağımsız güç var sanmaktır.
İşte bu yüzden mesele “diri mi, ölü mü?” meselesi değildir.
Çünkü eğer ölçü buysa, bu ölçü daha ilk adımda çöker. Çünkü diri bir doktora gittiğinde kimse sana “müşrik” demez.
Diri bir insandan dua istediğinde kimse seni tekfir etmez.
Peki neden?
Çünkü herkes şunu bilir:
︎ Kişi sadece sebeptir…
︎ Veren ise Allah’tır.
O hâlde aynı mantık burada neden birden değişiyor?
︎ İtikadda caiz olan bir kaide, şekil değişince haram olmaz!
︎ Sebep olanın mahiyeti değil, ona yüklenen anlam belirleyicidir.
Eğer bir insan, yardım istediği zatı, ister diri olsun ister vefat etmiş olsun, Allah’tan bağımsız bir güç sahibi görüyorsa şirk olan budur.
Ama eğer onu sadece bir vesile biliyor, çünkü kainat çarkının kâhir ekseriyetle sebeplerle döndüğünü biliyor, hakiki yardımın yalnız Allah’tan geldiğine inanıyorsa o zaman yaptığı şey: ilah edinmek değildir!
☆ Allah’ın yardımını o vesileyle talep etmektir!
İşte Kur’an’ın öğrettiği tevhid tam olarak budur:
Sebep vardır ama tesir Allah’tandır.
Ve bu ölçü anlaşılmadan, ne istiğâse anlaşılır, ne de Fatiha’daki “Ancak senden yardım dileriz” ayeti doğru anlaşılabilir!
İşte bu noktada, Fatiha suresindeki o ayetin nasıl anlaşılması gerektiği hayati bir önem kazanıyor…
Fakat Fâtiha’daki bu manayı doğru kavrayabilmek için, Kur’ân’ın sebep ile hakiki fail arasındaki ince ayırımını da doğru görmek gerekir.
“İyyâke na‘budu ve iyyâke nesteîn” ayetini yanlış okuyanlar, istiğâseyi de yanlış okuyor!
Fâtiha’daki “Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz” mealindeki ayeti, bazı çevreler maalesef son derece yüzeysel ve mekanik bir şekilde okuyor, MUTLAK zannediyor! Halbuki mutlak olmadığının Kur'an da delilleri vardır.
Eğer bu mübarek ayeti kerime MUTLAK zannedilirsede; doktora gitmek, ilaç kullanmak, ambülans çağırmak, sıkıştığında borç istemek, yolda arabası bozulduğunda birisini yardıma çağırıp mesela ittirmesini istemek vs. hepsi şirk olacaktır. Bu kafayla yola çıkıldığında ise dünyada şirke düşmeyen kimse kalmayacaktır.
Evet, belki en çok istismar edilen ayetlerden biri de Fatîha suresindeki şu "iyyâke neşteîn" ayetidir!
Sanki bu ayet, sebepler âlemini iptal ediyor. Sanki bu ayet, salih kuldan dua istemeyi de, vesile aramayı da, peygamberin duasını talep etmeyi de, sebebiyet dilini de kökten yasaklıyor.
Oysa Kur’an’ın kendisi bizzat VESİLE aramayı emrediyor.. Kur’an’ın kendisi Peygamber’e gelmeyi ve onun istiğfarını istemeyi zikrediyor.. Bu konuda ayet var.. Onu bu köşe yazısı dizisinin 2. bölümde yazmıştım zaten.
Bu yüzden geleneksel Sünnî okumada Fâtiha’daki “Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz” mealindeki ayetin manası, “dilde hiçbir zaman hiçbir sebebe yönelmeyeceksin” değil; “hakiki yardımı yalnız Allah’tan bileceksin” merkezinde anlaşılmıştır.
İşte tevhid budur:
TEVHİD, aynı zamanda sebebi inkâr etmek değil, sebebi ilahlaştırmamaktır!
İşte bu ayeti doğru anlayan biri, istiğâse meselesinde düğümlenmez.
Çünkü o kişi bilir ki:
Sebep başka, müsebbib başkadır.
Vesile başka, hakiki fail başkadır.
Nîda başka, itikad başkadır.
Kur’ân burada çok çarpıcı bir hakikati bizlere öğretir:
Bir yerde şöyle buyurur: “Allah canları alır…”
Başka bir yerde: “Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alır…”
Bir başka ayette ise: “Melekler onların canlarını alır…”
Şimdi soralım:
Canı alan kimdir? Allah mı, azrail mi, melek mi?
Elbette hakiki fail Allah’tır.
Melek ise sadece O’nun emriyle görev yapan bir vesiledir.
Peki bir mü'min “filanca kişinin canını Azrail aldı” dediğinde,
Azrail’i ilah mı edinmiş olur?
Haşa!
Aslında ayet de yazan bie hakikati söylüyor.
Demek ki Kur’ân’ın öğrettiği tevhid şudur:
Sebebe isnat, şirk değildir.
Sebebi bağımsızlaştırmak şirktir.
Şu hâlde Kur’ân’ın bizzat yaptığı bir isnadı, müminlerin dilinde görünce şirk diye damgalamak; tevhidi korumak değil, tevhidin Kur’ânî çerçevesini daraltmaktır.
Ve en önemlisi bir mü'min şunu bilir ki:
Sebepler dünyasında Allah’tan başkasından yardım istemek ile, yardımı hakikatte Allah’tan başkasından bilmemek aynı şey değildir!
Birinci cümle yeri gelir kaba ve eksik bir slogana dönüşebilir. Birinci cümle ZAHİRDE kalmaktır..
Ama İkincisi ise tevhidin derin manasına yaklaşmaktır.. BÂTINA girmek, işin HAKİKATİNE varmaktır..
Çünkü pratik hayatta insan sebeplere müracaat eder. Etmelidir de zaten.. Çünkü bu dünya SEBEPLER dünyasıdır. Allah sebeplerle iş görür. Sebepleri kudretine perde yapmıştır!
Doktora gider.
Hocadan dua ister.
Annesinden dua ister.
Bir dostundan destek ister.
Borç ister.
Bir salih kimseden himmet talep eder.
Ama bütün bunların hakikatte tesirini Allah’tan bilir.
Hatta Allah, yağmuru yağdırken bile bulutları sebep yapmış, kudretine perde etmiştir.. Taa ki imtihan sırrı bozulmasın diye..
Yine şüphesiz ki anne'nin karnında çocuğu yoktan yaratan da Allah'tır. Ama evlenmeyi, karı ve koca'nın birlikte olmasını buna âdi bir sebep yapmıştır..
İşte istiğâseyi caiz gören Ehl-i sünnet çizgisi de tam olarak bu mantık üzerine kuruludur ve istiğaseyi "bir sebep, vesîle, nidâ, Allah'ın o hatırlı kullarını anma, tazim gösterme, onlarla bağ kurma, fakat kendi nefsinide bu arada kusurlu ve günahkar bilme, acizliğini, fakirliğini itiraf etme ve Allah katında ki o hatırlı, kıymetli, sevilen, ve makam sahibi kullar ile bereketlenme" olarak görür..
Nitekim gündelik hayatta da buna benzer durumlar vardır. Mesela bir çocuk babasından bir şey isteyeceğinde, bazen doğrudan istemek yerine annesini araya koyar. Çünkü bilir ki babası, annenin hatırını kırmaz! Burada anne, babaya rakip değildir! Sadece sevgi ve yakınlık vesilesidir.
Aynı şekilde bir insan annesine, “benim için dua et” dediğinde, annesini ilah edinmiş olmaz. Bilakis, duasının makbul olacağına inandığı bir kulu vesile kılar. Bu, Allah’tan başkasına yönelmek değildir! Bu, Allah katında değeri olan bir kulun duasını kendi duasına ortak etmektir.
Üstelik burada gizli bir sır daha vardır: İnsan, kendi nefsine değil, samimiyetine güvendiği bir kalbe yaslanır.. Yani aslında dua genişler, derinleşir ve daha ihlaslı bir hâl alır, makbuliyeti artar..
Şimdi gelin son ve öldürücü soruyu soralım:
Eğer mesele gerçekten “hiçbir şekilde hiçbir sebebe seslenmemek” ise, gündelik hayatta neden babadan, hocadan dua istemek serbest?
Neden salih bir insana “bana dua et” demek meşru?
Neden annenin duasını istemek şirk sayılmıyor?
Neden doktora gitmek, ilaca sarılmak, vesileye başvurmak tevhidi bozmuyor?
Bakın Kur’an’da bu meseleye ışık tutan çok açık bir örnek vardır:
Yusuf suresi 97–98. ayetlerde, Hz. Yakup’un oğulları babalarına gelip, “Ey babamız! Bizim için istiğfar et. Çünkü biz büyük günah işlemiştik” derler. Yani böylece aslında "Allah'tan bizim günahlarımızın affını dile!" demiş oluyorlar.
Hz. Yakup da onların bu talebini reddetmeyip, “Sizin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz o çok bağışlayan, pek esirgeyendir" buyuruyor.
Burada çok dikkate şayan şey şudur:
Bu insanlar ellerini açıp doğrudan Allah’tan af dileyebilecekleri halde, yani onları tutan kimse olmadığı halde, Allah katında değeri olan bir peygamberin duasını vesile kılmışlardır!
Bakın Hz. Yakub a.s'ın çocukları asla aptal değildi. Bilakis nasıl dua edileceğini de biliyorlar, sınırlarıda biliyorlardı. Çünkü hepsi Hz. Yakup gibi bir peygamberin çocuğuydu.. Peygamber terbiyesi almış ve peygamber eğitiminden geçmişler.. Neyin TEVHİD, neyin ise ŞİRK olduğunu iyi biliyorlar.. Ama buna rağmen babalarına böyle talepte bulunmaktan çekinmiyorlar, bunu TEVHİD'e aykırı görmüyorlar.. Halbuki akıl normalde şunu der: "Allah ile aralarında bir engel mi var, madem yoktur, madem Allah her duayı işitir ve her günahıda dilerse bağışlayabilir o halde neden araya bir aracı, vesile koysunlar ki? Mesela neden babaları Hz. Yakubu koysunlar ki?"
Evet akıl işte normalde böyle der. Ama işin hakikati böyle değil tabiki.
İlginç olan ikinci şey ise şudur: Hz. Yakup da onların bu isteğini yani bu tevessülünü kabul ediyor!
Hadi her şeye rağmen, peygamber çocuklarıda olsa onların hata yaptığını ve TEVHİDE AYKIRI BİR TALEPTE BULUNDUKLARINI varsayalım.. İyi ama ya Hz. Yakup? Hz. Yakup'un bu talebi kabul etmesi ne olacak?
Hiç Hz. Yakup, tevhide aykırı olan bir talebi kabul eder mi?
Hz. Yakup gibi bir peygamberin neyin şirk, neyin ise tevhid olduğunu bilmemesi hiç mümkün müdür?
Ama tutup da her şeye rağmen bir cahil yada insafsız yada islamsız-imansız birisi çıkıp derse ki; "Ama o insan. Peygamberde olsa insan ve hata yapabilir. Bu talebi kabul etmemesi gerekirdi."
Bizde buna karşı deriz ki: Bu bir ayet! Bu konu ve diyalog Kur'an-ı Kerimde geçiyor. Eğer ortada TEVHİDE aykırı, ŞİRĶ bir amel olsa hiç Allah buna müsade eder mi? Allah c.c, hiç şirk olan bir ameli bize normal olarak aktarır mı? Onu kınamaz mı?
Allah, hiç şirk olan bir amele müsade edip onu yüce kelamı olan Kur'anı Kerim de bizlere aktarır mı?
Şu durumda insan sormadan edemiyor; Bu Hakk dinin sahibi olan Allah'a, haşa, sümme haşa ama kendi dinini ve tevhidi siz mi öğreteceksiniz?
Özetle: Demek ki mesele, Allah’tan başkasına yönelmek değil; Allah katında hatırlı bir kulun duasını vesile etmektir.
Burada dikkat edilmesi gereken ince bir nokta vardır:
Ehl-i sünnet âlimleri, bu tür taleplerde asıl meselenin “diri-ölü” ayrımı değil, itikadın mahiyeti olduğunu ifade etmiştir.
Çünkü Kur’an’da, bakara suresi 154. Ayet de ŞEHİTLER İÇİN: "Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz." buyurulmaktadır.
Demek bizim ÖLÜ zannettiklerimizin mahiyeti hakikatte öyle değil'
Şu hâlde mesele, bir zatın hayatta olup olmaması değil, ona nasıl bir anlam yüklendiğidir..
Eğer bir kul:
︎ Vesile bildiği zatı ilahlaştırmıyor,
︎ Ona bağımsız tasarruf isnat etmiyor,
︎ Hakiki failin yalnız Allah olduğuna inanıyorsa,
o zaman Hz. Hamza'yı anması ile,
Hz. Ebubekir'i, Ömer'i, Osman'ı, Ali'yi,
ya da Hz. Hatice'yi,
yahut Abdülkadir Geylani hazretleri gibi çok salih bir zatı vesile kılması arasında itikadi bozukluktan söz edilemez..
Zira Kur’an, şehitler hakkında “onlara ölü demeyin” buyurarak, bu meselenin zannedildiği kadar basit bir “diri-ölü” ayrımına indirgenemeyeceğini zaten ortaya koymuştur.
Şu hâlde burada belirleyici olan, tevessül edilen yahut istiğâse vesilesi kılınan zatın “ölü” ya da “diri” oluşundan önce, ona nasıl bir itikadî anlam yüklendiğidir!
Mesela bütün hayatını islama, imana, ibadete, zikre, ilme, takvaya, zühte harcamış, feda etmiş olan Abdulkadir Geylani hazretleri olması da fark etmez.. Pek âlâ ona da tevessül yapılabilir..
Demek ki sorun, kabirde yatan zat değil, zihinlerde kurulan yanlış tevhid tasavvurudur!
Ve ihtilaf tam burada başlıyor.
Geleneksel sûfî - Ehl-i sünnet yaklaşım ile Vehhabi yaklaşımın en temel ayrışma noktalarından biride tevessül ve istiğâsedir.
Vehhabi zihniyeti, birincisine yani tevessüle daha geniş bir zemin tanırken, ikincisine çok daha dar bir çerçeve çizer..
O hâlde dürüst olalım.
Bu meselede “tek görüş var” deyilemez..
Bu meselede; “bu konuda konuşan bütün büyükler yanıldı, bir tek biz doğru anladık” deyilemez..
Bu meselede, bir içtihat ve yorum ayrışmasını yok sayamayız belki ama şunu rahatlıkla diyebiliriz:
İstiğâseyi, tevhid sınırları içinde, hakiki faili yalnız Allah bilerek, peygamberi veya makbul salih kulları vesile ve şefaat makamında anlayarak caiz gören Ehl-i sünnet damarı vardır. Bu damar ne marjinaldir ne de ilmî dayanaklardan yoksundur..
Burada gözden kaçırılmaması gereken bir başka çok önemli delil daha vardır: Sahabenin bizzat uygulaması!
İşte burada artık mesele teori olmaktan çıkar ve doğrudan sahabe sahasına iner.
Çünkü bu meselede asıl belirleyici olan şey şudur: Sahabe bu meseleyi nasıl anlamış ve nasıl yaşamıştır?
Nitekim bu çerçevede nakledilen meşhur bir hâdise vardır:
Ömer bin Hattab (r.a.), Medine’de hutbe okurken, uzak bir cephede bulunan kumandan Sâriye bin Zünaym’e:
“Yâ Sâriye! El-cebel!” (Ey Sâriye dağa..) diye nida eder.
Daha sonra gelen haberlerde, bu seslenişin duyulduğu ve savaşta buna göre hareket edildiği nakledilmiştir.
Bu hadise; İmam Beyhakî ve İbn Kesîr gibi alimler tarafından zikredilmiş, İbn Kesîr de rivayet yollarının birbirini desteklediğini ifade etmiştir.
Şimdi soralım:
Bu ses o mesafeyi nasıl aştı?
Eğer Allah dilerse…
Yorumlar
Kalan Karakter: