Devlerin Omuzunda Tevhid!
Râzî, Gazâlî ve Mâturîdî mi Yanıldı?
“İyyâke nesteîn” ayeti gerçekte nasıl anlaşılmalı?
Çünkü mesele bir kelime meselesi değil,
“İyyâke nesteîn” ayetinin nasıl anlaşıldığı meselesidir!
Bu ayet, dilde hiçbir sebebe yönelmemeyi mi emrediyor yoksa kalpte hakiki yardımı yalnız Allah’a vermeyi mi?
Ve şunu söylemiştik:
Asıl mesele, yardım istemek değil, yardımı kimden bildiğindir!
Çünkü işin temelinde bu var ve buna göre istiğâse meselesini nasıl anlamamız gerektiğini idrak edeceğiz.
İşte şimdi bu temel ayrımı, Ehl-i sünnetin büyük âlimleri nasıl anlamış, nasıl izah etmiş. Asıl oraya bakacağız.
Mesela,
Fahreddin er-Râzî, “İyyâke nesteîn” ayetini tefsir ederken, hakiki yardımın yalnız Allah’a ait olduğunu, kullar vasıtasıyla gerçekleşen yardımın ise Allah’ın yaratmasıyla olduğunu vurgular.
İmam Kurtubî, bu ayeti açıklarken yardımı, doğrudan Allah’tan olan ve kullar vasıtasıyla gerçekleşen olmak üzere iki yönüyle ele alır.
Ebû Mansûr el-Mâturîdî, ise kullardan yardım istemeyi, Allah’ın yarattığı sebeplere başvurma çerçevesinde değerlendirir.
İmam Gazâlî'nin yaklaşımında, hakiki failin Allah olduğu, sebeplerin ise sadece birer perde olduğu anlayışı açıkça görülür.
Bu nedenle geleneksel Sünnî çizgide vesile, sebep ve dua talebi, tevhidin alternatifi sayılmamış; tevhidin içinde, onun kayıtlarıyla anlaşılmıştır.
Buna karşılık Vehhabi yaklaşımın tevessül ve istiğâseyi daha dar kapsamda değerlendirdiği açıktır..
İşte bu noktayı anlamayan birisi, istiğâse meselesinde sürekli tökezler.
Çünkü o kişi, yardım isteme fiilinin zahirine takılır, fakat yardımın hakikatte kimden BİLİNDİĞİNE bakmaz!
Bu, hem çok sığ bir bakış açısıdır, hem de insanın karşısındakinin niyetini okuyup onun adına hüküm kesmesidir..
Tabii ki bu hüküm kesme ile alakalı eleştiriyi biz, milleti şirk ile suçlayıp müşrik ilan edenlere söylüyoruz..
Yoksa "Tekfir" noktasına gitmeyip, sadece meseleyi idrak edemediği için tevessül ve istiğâse yapanları eleştiren insanlar, bizim de bu eleştirimizden müstesnadır!
Tevhidin "Dilsiz'leştirilmesi! Sebepler Âlemi Yok mu Sayılıyor?
Bizler hayatın her alanında bu tarz yardım isteme ifadelerini zaten kullanıyoruz.
Mesela:
Bir hastaya “Seni doktor iyileştirdi” diyoruz.
Bir öğrenciye “Hocan sana çok yardım etti” diyoruz.
Bir çocuğa “Seni annen büyüttü” diyoruz.
Bir çiftçiye “Toprak sana ürün verdi” ya da "Toprak bu sene çok ürün verdi" diyoruz. Hatta "yağmur yağdı", "rüzgar esti" diyoruz..
Peki hakikatte iyileştiren kim?
Allah.
Yardımı yaratan kim?
Allah.
Büyüten kim?
Allah.
Toprağa bereket veren, bitiren kim?
Allah.
Yağmuru yağdıran, rüzgarı estiren kim?
Allah..
Yoksa yağmurun ve rüzgarın aklı mı var, şuuru mu, kudreti mi var? Nasıl yağacak, nasıl esecek kendi kendine?
Dikkat ettiniz mi: Eğer cümlenin ZAHİRİNE bakarsanız bu cansızlara bir faillik izafe ediliyor. Halk dilinde sanki kendi başlarına tasarruf sahibiymiş gibi konuşuluyor..
Peki şu durumda halkın ağzından dökülen o cümleler zahiren bu kadar yanlışken, peki kalplerindeki mânâ aynı mı?
Hayır, tabii ki değil.. Eğer onlara sorulsa çok büyük ekseriyeti "yağmuru yağdıran Allah'tır, rüzgarı estiren Allah'tır." diyecektir.
Ama fark ettiniz mi, dil, sebep üzerinden konuşuyor?
Demek ki burada akideyi bozan şey, sebebe temas etmek değil; sebebi BAĞIMSIZLAŞTIRMAKTIR!
Ama eğer, Ebu Hanzala ve onun zihniyet ikizlerinin bu sığ mantığıyla bakarsak, gün içinde kurduğumuz yüzlerce cümle yüzünden nerede tüm insanlığın "müşrik" olması gerekirdi..
Ama mesele dildeki mecaz değil, kalpteki imandır!
İşte istiğâse meselesinde de Ehl-i sünnetin söylediği tam budur:
“Ya Resûlallah meded ya da himmet" diyen bir insan, eğer Peygamber’i Allah’tan bağımsız bir kudret sahibi olarak görmüyorsa; eğer kalbinde HAKİKİ meded'in Allah’tan geldiğine iman ediyorsa; eğer bu ifadeyi vesile, şefaat, sebebiyet dili içinde söylüyorsa, burada otomatik olarak şirk hükmü kurulmaz.
Bu yaklaşım özellikle Sübkî çizgisini özetleyen akademik çalışmalarda, “hakiki yaratma ve icad Allah’a aittir; istiğâse ise sebebiyet ve kesb yönünden anlaşılır” şeklinde aktarılır.
Şimdi gelelim asıl soruya:
Madem “Allah’ım onun hürmetine ver” demek var, neden “Ya Resûlallah meded” deniyor?
Aslında itirazın en güçlü hali budur..
Ve doğrusu, bu soru hafife alınacak bir soru değildir..
Çünkü burada adam şunu demiş oluyor:
“Ben tevessülü anlarım. ‘Allah’ım Peygamberinin hürmetine ver’ dersin, mesele de kapanır. Ama neden doğrudan nida? NEDEN "meded yada himmet’?"
Neden daha açık, daha sarih, daha az riskli ifade bırakılıp daha tartışmalı bir ifade tercih edilsin?”
Cevap şudur:
Çünkü "hürmetine istemek" ile "meded" demek, Ehl-i sünnet çizgisinde iki ayrı inanç sistemi değil, aynı hakikatin iki ayrı ifade yoğunluğudur!
Birincisi daha açık, daha çözülmüş, daha düz bir anlatımdır:
Mesela: “Allah’ım, Peygamberinin hürmetine yahut filanca salih zat hürmetine bana yardım et.” gibi
Diğeri ise daha yoğun, daha mecazlı, daha nida yüklü bir dildir:
Mesela “Ya Resûlallah meded.” yahut "Ey Abdülkadir Geylani hazretleri himmet" gibi.
Sübkî çizgisinin özetlendiği modern çalışmalarda bu ayrım özellikle vurgulanır: fiilin hakiki faili Allah’tır. Ancak dil, bazen fiili onunla ilişkili sebebe isnat eder. Yukarıda vermiş olduğum örnekler gibi.. Bu örneklerden daha pek çok verilebilir. Yani aslında burada ikinci bir ilah çağrısı değil, sebebe yönelmiş mecazî bir ifade vardır.
Burada şu ayırımda çok önemlidir:
Meded lafzı, her kullanımında aynı manaya gelmez.
Mesela; birinin ağzındaki “meded”, bozuk itikadın bir dışa vurumudur.
Ama bir diğerinin ağzındaki “meded” tamamen tevhid içindeki vesile dilidir!
Bu ikisini aynı torbaya atmak, kelimede takılı kalmak, işin hakikatine varamamaktır..
Öyle ya, kelimeden korkuyor, ama kişinin niyetine ve kalbine bakmıyor!
Sormuyor ki: "Bununla kastın nedir? Çerçevesi nedir?" diye..
Ama kişinin kullandığı o lafzı büyüttükçe büyütüyor, manayı ise küçültüyor..
Ağızdan çıkan sese ve kelimeye odaklanıyor.
Yani aslında zahire bakıyor, o sesin arkasındaki itikadı ise görmüyor! Böylece FİTNE çıkartıyor..
Halbuki Ehl-i sünnet usulünde hüküm sadece dudaktan çıkan kelimeye değil, o kelimenin akide içindeki yerine göre değerlendirilir..
Şimdi biri çıkıp diyebilir:
“İyi de kardeşim, tamam. Belki dediğin gibi tevhid bozulmuyor olabilir. Ama yine de neden böyle tartışmalı bir lafza ihtiyaç duyulsun? Madem aynı kapıya çıkıyor, neden en sade ve en emniyetli olan kullanılmıyor?”
İşte burası çok ince..
Önce dürüst olalım:
Evet, bir mümin şahsen ihtiyat için “Allah’ım onun hürmetine ver” demeyi tercih edebilir. Bunda hiçbir problem yoktur.
Bizler zaten tevessülün vacip değil, caiz olduğunu söylüyoruz.. Yani doğrudan Allah’tan istemek de meşrudur, tevessülle istemek de..
Fakat bir tercihten kalkıp diğer dili toptan bâtıl ilan etmek büyük bir yanlıştır.
İşte hatanın başladığı yer de tam burasıdır.
Çünkü “Ben bunu daha ihtiyatlı buluyorum” demek başka olup son derece makul ve anlaşılabilirdir.
Fakat “Bunu kullanmayanlar tehlikeye girmiştir ya da müşrik olmuştur yahut bâtıla düşmüştür” demek bam başkadır.
“İstiğâseyi caiz gören Ehl-i sünnet âlimlerinin tamamının yanıldığını" iddia etmek ise, meselenin sınırını aşan çok daha ağır bir iddiadır.
İmam Mâlik’e nispet edilen meşhur nakil, İmam Nevevî’nin ziyaret ve tevessül çizgisi ve Sübkî’nin açık müdafaası, klasik Sünnî literatürde bu meselenin dar bir mesele değil, ciddi bir damar olduğunu gösteriyor.
Kur’an’ın kendisi bu konuda açık bir çerçeve çizer.
Maide 35. ayette:
“Allah’a yaklaşmak için vesile arayın” buyurulur..
Yani kuldan, Allah’a yaklaşmak için bir vesile araması istenir.
Nisa 64. ayette ise daha ileri bir tablo vardır:
Günah işleyenlerin Peygamber’e gelip, onun Allah’tan kendileri için bağışlanma dilemesini istemeleri zikredilir.
Dikkat edin:
Burada sadece “Allah’tan isteyin” denmiyor…
Peygamber’e gelmek ve onun duasını talep etmek anlatılıyor.
İşte Ehl-i sünnet, bu iki ayeti birlikte okuyarak şunu söyler:
Vesile, Kur’an’da reddedilen değil;
doğru anlaşılması gereken bir hakikattir.
Demek ki burada mesele, “Kur’an’da ve Sünnette hiç zemini olmayan bir laf oyunu” değildir.
Mesele, o zeminin nasıl yorumlandığıdır.
Ve bu mesele sadece teorik bir tartışma da değildir.. Bizzat büyük âlimlerin hayatında karşılık bulmuş bir hakikattir!
Mesela islam aleminde müstesna bir yeri olan dev alimlerden İmam Şâfiî Hazretleri, bizzat kendi hayatından bir uygulamayı şöyle anlatır:
“Bir ihtiyacım olduğunda iki rekât namaz kılar, İmam-ı Azam’ın kabrine gider ve orada dua ederdim. Onun bereketiyle ihtiyacım hemen karşılanırdı.”
(Heysemî, el-Hayrâtü’l-Hisan, s. 94)
Hatta bu uygulamanın sürekliliğini şu sözle ifade eder:
“İmam-ı Azam’ın kabrini ziyaret etmekte büyük bereket buldum. Bir ihtiyacım olduğunda gider, orada Allah’tan isterdim ve kısa zamanda karşılığını görürdüm.”
(Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV, 197)
Yine Ferec b. el-Cevzi şöyle der:
“Nefsimi ıslah edemediğimde, salihlerin kabirlerine gider, onları vesile kılarak dua ederdim.”
(Saydu’l-Hatır)
Dikkat edin…
Burada yapılan şey:
Allah’tan başkasına ibadet etmek yada dua etmek değildir!
Allah’a, O’nun sevdiği kulları vesile ederek yönelmektir!
Bu ayırımı anlamak çok zor olmasa gerek..
Ve şimdi asıl dikkat çekici nokta şudur:
Bugün, bu meseleye en sert karşı çıkan çizginin itikat imamlarından biri olan Muhammed bin Abdülvehhab bile şöyle der:
“Bir kimse "Allah’ım, peygamberlerin veya salih kulların vesilesiyle senden istiyorum" diye dua ederse, bu kabir yanında dahi olsa bizim reddettiğimiz bir şey değildir.”
(Mecmûatü’l-Müellefat, 3. kısım, s. 68)
İşte mesele budur!
Tam da bu noktada çok kritik bir usûl hatasına dikkat etmek gerekiyor:
Bugün bu meseleyi reddedenlerin büyük bir kısmı, müşrikler hakkında inmiş ayetleri alıp, hiçbir ayırım yapmadan tevessül ve istiğâseye uyguluyorlar!
Oysa Kur’an’ın reddettiği şey, Allah’tan başkasına ibadet etmek, ilahlık, rububiyet vermek ve bağımsız tasarruf isnadıdır..
Yani müşriklerin yaptığı aslında şudur;
👉 çağırdıkları varlıkları ilah kabul etmek,
👉 onlara bağımsız güç atfetmek,
👉 Allah’tan ayrı bir tasarruf merkezi görmektir.
Halbuki tevessül ve istiğâse meselesinde konuşulan şey ise kesinlikle bu değildir.
Burada konuşulan şey:
👉 Hakiki failin Allah olduğu kabulüyle,
👉 O’nun yarattığı sebepler ve sevdiği kullar üzerinden,
👉 yine Allah’a yönelmektir!
İşte bu ikisini birbirine karıştırarak tevessül ve istiğâse yapan mü'minleri tekfir etmek; Aslında ayetleri bağlamından koparmak olacağı gibi hem de o ayetleri nefsine ve kafasına göre konuşturarak Kur'ana zulmetmek demektir.. Bu ise tarifi bile tarifsiz çok dehşetli bir iştir..
Ve işte asıl kırılma noktası da tam burasıdır.
Hadis kaynaklarında SAHİH olarak rivayet edilen ve Tirmizî, İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbel'in Müsned'i, Nesâî gibi temel ve en bilinen kaynaklarda da geçen âmâ sahabi hadisi bu yüzden çok önemlidir. Hz. Peygamber’in görme engelli sahabiye “Allah’ım, Peygamberin Muhammed ile sana yöneliyorum” anlamındaki dua kalıbını öğretmesi, tevessül lehine hatta GAYP de olana en temel delillerden biri olarak kullanılır. Ama aynı dua da direkt resulullah'a seslenmekte olduğu için İSTİĞÂSEYE dahi delil kabul edilir.
Burada âmâ sahabi hadisi çok kritik bir eşiktir. Çünkü bu hadiste mesele sadece “hürmetine istemek” değil, aynı zamanda nida içeren bir dua kalıbıdır.
Resûlullah’ın âmâ (kör) sahabiye öğrettiği duada, Allah’a yöneliş ile birlikte “Ey Muhammed! Bu ihtiyacım için seninle Rabbime yöneldim.” anlamını taşıyan bir NÎDA da yer almaktadır.
Üstelik bu dua, yalnız o âna mahsus bir uygulama olarak da kalmamış olup daha sonra hatta resulullah (s.a.v) vefat ettikten sonra ihtiyaç sahiplerine öğretilen bir amel olarak da zikredilmiştir.
Şu hâlde burada yalnız tevessül değil, doğrudan NÎDA içeren bir yöneliş birlikte GAİP DE olanı çağırma, ona seslenme dahi vardır!
Çünkü bu dua terkibi, Hz. Osman döneminde, sahabeden olan Osman bin Huneyf tarafından başkasına öğretilmiş, dolayısıyla o sırada nefsen vefat etmiş bulunan Hz. Peygambere (s.a.v) duada NÎDA edilmiş, kişinin hâcetinden haberdar edilmiş, dua'nın kabulü için şefaatçi yapılmış ve nihayetinde bu dua'nın bereketiyle gerçekten hâceti giderilmiştir..
Bu da gösteriyor ki; Mekânsal, bedensel ve zamansal gaybiyet; manevi hazır oluşa ve ruhani tasarrufa asla engel değildir!
Çünkü ÖLÜM; Yokluk, hiçlik değildir!
Ölüm: Sadece bir perde değişikliğidir.
Şu fâni alemden, bâki bir hayata geçiştir..
Ölüm: Başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla o saadet saraylarına, o cazibe merkezlerine girmek için bir terhis tezkeresidir.
Kabir ise: Şu sıkıntılı dünya hapishanesinden, ebedi ve nurani bir ziyafetgâh olan ve altlarından ırmaklar akan cennet bahçelerine gitmek için açılan bir kapıdır.
Demek ki bu mesele, Ebu Hanzala künyeli Halis Bayancuk'un ve onun zihniyet ikizlerinin iddia ettiği gibi sadece “bir kula seslenildi, gaip de olana seslenildi, ölüye sesledildi, o hâlde şirktir” diye kestirilecek kadar SIĞ değildir!
Tam aksine, ciddi bir itikad ve usul meselesidir!
Ve asıl mesele, bu nidadaki hakiki failin kim olarak bilindiğidir!
Çünkü bu meselenin düğüm noktası, “yardım istemek” değil, DUA kavramının ne olduğudur!
Eğer siz duayı yanlış tanımlarsanız,
tevessülü de, istiğâseyi de kaçınılmaz olarak yanlış anlarsınız…
Bunu bir sonraki bölümde açık açık konuşacağız..
Şimdi gelelim işin “sır” tarafına.
İstiğâse'nin sırrı nedir?
İstiğâsenin sırrı, bazı zannedenlerin sandığı gibi Allah’tan uzaklaşmak değildir. Alakası yoktur..
Tam tersine, kendi nefsinden uzaklaşmaktır..
Çünkü normal duada insan bazen şöyle der:
“Allah’ım ver.”
Tevessülde ise şöyle der:
“Allah’ım, Habibinin hürmetine ver.”
Fakat İstiğâsede ise mana biraz daha taşar, biraz daha yoğunlaşır, biraz daha gözyaşına yaklaşır ve“Ya Resûlallah meded yahut himmet.” denir.
Çünkü bilir ki insanın ettiği dua ile onun kabulü arasında bazı engeller vardır!
Başta günahlar gibi.. Ya da duanın edebi gibi..
Bakara suresi 186. Ayette geçen; "Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm." ifadesi ise duanın duyulduğunu ve cevap verildiğini bildirir. Ancak bu, her duanın KABUL edileceğini garanti etmez..
Nitekim bir çocuk annesinden bir şey istediğinde, annesi onu duyar ve cevap verir fakat her istediğini vermez..
İşte kulun duası da böyledir. Allah işitir, cevap verir; fakat KABUL, hikmetine ve dilemesine bağlıdır.
İşte bu noktada tevessül ve istiğâse, kulun kendi acziyetini bilerek, duasını güçlendirme arayışıdır!
Bazılarının iddia ettiği gibi istiğâse bir "şirk" kapısı değil; tam tersi kulun kendi çıplaklığını görüp aradan çekildiği bir "hiçlik ve acziyet" makamıdır!
Bu, Allah’a rakip aramak değil, O’nun katında nazı geçenlerle ama yine O’na sığınmaktır! O'ndan beklemek, kurtuluşu O'dan bilmek, her şeyi ve her hayrı yaratacak olanı yalnız Allah bilmektir.
Ayrıca; ayetin en başında ki "kullarım" ifadeside çok manidardır.. Acaba bizler gerçekten "Allah'ın kulu muyuz? Kul olabildik mi? Kulluk görevlerimizi yapabildik mi?"
Kişi, kendisini müslüman olarak da tanımlasa acaba "KUL" olabildi mi? Kulluk görevlerini yerine getiriyor mu? Yoksa Allah'a kulluğu lafta mı?
İşte bu yüzden tevessüle ve istiğaseye ihtiyaç duyuluyor!
Peki bu ihtiyaç, dilde nasıl bir karşılık bulur?
İşte burada istiğâse devreye girer!
İstiğâse, tevessülden farklı olarak vesileyi zikrederek değil; doğrudan o zata nîda ederek yardım talep etme dilidir..
Ancak burada da hakiki failin Allah olduğu gerçeği değişmez!
Buradaki sır; ikinci bir kudret merkezi oluşturmak değil; kendi nefsine güvenmemektir!
Bu iki yöntemde de kul hakikatte demektedir: “Ya Rabbi, ben kuru ismimle, çıplak nefsimle, lekeli hâlimle sana geliyorum. Ama ben elinde hiçbir şey olmayan biriyim. Senin ise sevdiğin kullar var. Ben onların kapısını değil, onların hatırını, onların şefaat makamını, onların Sana yakınlığını vesile ederek yine Sana yöneliyorum.”
Bakın, buradaki incelik çok büyük..
İstiğâseyi doğru anlayan kişi, Peygamber’i Allah’ın yerine koymuyor.
Kendi nefsini geri çekiyor.
Kendi çıplaklığını, kendi kifayetsizliğini, kendi yüz karalığını itiraf ediyor.
Ve diyor ki: “Benim elim boş. Benim adımın bir kıymeti yok. Ama Senin şu sevgili, mütteki, makbul, niyazlı, abit yada şu alim, şehit kulun var yahut Habibin var.”
İşte bu, tevhidin iptali değil; tevazunun derinleşmesidir!
Bu, Allah’a rakip aramak değil, Allah’ın sevgili kullarının O’nun katındaki makamını ikrar etmektir!
Bu yüzden geleneksel Sünnî çizgide istiğâse, neticeyi değiştiren mecburi bir yöntem değil, kalbin hâlini derinleştiren, vesile ve muhabbet dilini dua içine katan bir yöneliş biçimi olarak görülmüştür..
Evet, burada bir tehlike vardır. O tehlike:
Ölçüsüzlük, dili yanlış kullanmak ya da vesileye bağımsız tesir vermek, vesileyi yada istiğâse yapılan kişiyi fail-i muhtar bilmektir. İşte bu sınırı aşmaktır.!
Ancak bu tehlike, hakikati komple inkâr etmeyi değil, doğru anlamayı ve bu ayırımı da yapmayı gerektirir..
Bu meselede sınır nettir: Hakiki tasarruf yalnız Allah’a aittir.!
İşte denge budur.
Özetle: Bir tarafta, her “meded-himmet” lafzına şirk damgası vuran bir acelecilik var, niyet okuyup hüküm kesip bunu ise uluorta ilan ederek müslümanları gelişi güzel, freni patlamış kamyon misali önüne çıkan herkesi müşrik ilan eden yani aslında kafir demiş olan bir haddi aşma ve tekfirci zihniyet var..
Diğer tarafta ise, her türlü ölçüsüz çağrıyı “sevgi dili” diye aklayan savrulma var.
Hakikat ise iki uç arasında duruyor..
Öyleyse sorun; hakikatte istiğâse değildir..
Sorun; tevhidi daraltan bir zihin ve
vesile ile ilahlaştırmayı ayıramayan bir bakış açısıdır!
Asıl Mesele İse: “yardım istedin mi?” değil; "kimi ilah bildin?” meselesidir!
Ve görünen o ki bu mesele henüz bitmedi.
Çünkü daha asıl soru sorulmadı!
O yakıcı, yıkıcı soru..
3. Bölümde işte O soruyu soracak ve cevabını vereceğiz..
Bu cevap verildiğinde ise istiğâse meselesinin mahiyeti inşaAllah anlaşılacaktır.
Devam edecek…
Serinin 3. Bölümü için haftaya bu köşe başında yine buluşalım...
Ve bu meseleyi artık çözüp bitirelim..
Selam, Dua ve Sağlam Bir İman İle..
Yorumlar
Kalan Karakter: