İster hikâye, isterseniz gerçek olarak kabul edin. Bu yazım ile hep beraber kendimizi check etmeye (kendimizi muhasebe etmeye) var mıyız?

Bir mahallede yanlış yapan, eşine ihanet eden bir kadın varmış. Yine aynı kadının da iffet abidesi yakın bir komşusu varmış. Bu kadın; evine bağlılığı, kocasına olan sevgisi, büyüklerine olan saygısı, çocuklarına olan ilgisi ile buram buram huzur dolu bir yuvaya ve mahallenin de saygı duyduğu bir konuma sahipmiş. Mahallede kocasıyla, kaynanası ile sıkıntısı olan veya başkaca problemleri olan mahallenin dertli hanımları bu bayana gelir, dertlerini döker, rahatlarlarmış; onun verdiği nasihatler doğrultusunda hareket ederek problemlerini çözerlermiş. Yanlış yapan komşunun evinin kapısını ise kimse çalmaz, mahalleden kimse bu kadının evine gidip “Komşu ne yapıyorsun?” diye hal hatır sormazmış. Bu durum kadının kıskançlık ve hasetlik duygularını iyice kabartırmış.
Kıskançlık ve hasetlik çok tehlikelidir; çünkü kıskançlık ve hasetlik şeytanın dürtüsüdür. Bu dürtü ile yanlış yapıp en güzel yıllarını duvarların arkasında (cezaevlerinde) geçirenleri görüyorum ve üzülüyorum. Neyse, hikâyemizin burasına kadar olan kısmına bir nokta koyalım.
Manisa’nın manevi direklerinden biri olan bir Şekerci Dedemiz vardı. Ruhu şad olsun, Allah gani gani rahmet eylesin. Bir gün müdürler komisyonundan çıktıktan sonra Fatih Anadolu Lisesi Müdürü rahmetli İsmet Bey arkadaşımla dükkânına uğradık. Orada yana yakıla bir vatandaş; komşusuna hiçbir kötülüğü olmamasına, üstelik her zaman halini hatırını sormasına ve söylemesi ayıp ikramlarda da bulunmasına rağmen komşusunun çok haset olduğunu, sürekli vara yoğa kendilerinin dedikodusunu yaptığını söyledi ve “Bu komşuma ne yapayım?” diye sordu.
Şekerci Dede: “Hiçbir şey yapmana gerek yok. Hasetlik bir ateştir; ateş onun içini yakıyor, onu rahatsız ediyor ve huzursuz oluyor. O huzursuz olmakla kendi kendine yeterince kötülük yapıyor. Sen yine iyilik yapmaya devam et. İnşallah yaptığın iyilikler bir gün o ateşi söndürür.” dedi.
Şekerci Dede’nin bu cevabı hoşuma gitmekle beraber, haset insanların çok tehlikeli olduğunu biliyorum. Bu tür insanların hasedinden Allah’a sığınmak lazım. Çünkü Kur’an-ı Kerim’in son suresinde; “Haset edicinin haset ettiği vakit şerrinden Allah’a sığınırım” buyurulmaktadır. Rabbim bile hasetçinin şerrinden kendine sığınmamızı buyuruyor. Çünkü hasetlik bir ateş korudur. Önce haset eden insanın içini yakar. Tahammül edemeyince de haset ettiği insanın —Allah korusun— ya canına ya malına ya da namusuna zarar vermekle rahatlar. Anadolu’da haset insanın; haset ettiği kişinin ağacına, bağına, bahçesine, hayvanına veya harmanına zarar verme gibi durumlarını bir köy çocuğu olarak yaşadığım için biliyorum. Şimdi hikâyemize dönelim.
Yanlış yapan insanlar, yanlış yaptığının bilinci içindedirler. Her yanlış hareket onların içini tırmalar ama şeytanın dürtüsüyle yeni yanlışlar yapmaktan kendilerini alamazlar. Mesela kötü bir kadın ve ahlaksız bir erkek, mahallede herkesin kendileri gibi olmalarını isterler. Niye? Mahallede herkes kendileri gibi olursa onlara kötü gözle bakılmayacak, kendileri de mahallede bir yer edinecek. Bu yüzden çevresindeki insanların da kendileri gibi olmalarını isterler ki toplumda bir yerleri olsun.
İşte yukarıda sözünü ettiğim ve ahlaksızlığı da herkesçe tescillenen kadın; hasetlendiği, kıskandığı mahallesindeki iffet timsali, evli ve çoluk çocuk sahibi bayana namusuyla ilgili iftirada bulunur. Ehli namus, iffet timsali bu kadın; mahallede hiç kimsenin inanmadığı bu iftira yüzünden "şüyuu vukuundan beterdir" anlayışıyla kocasının, çocuklarının ve mahallelinin yüzüne bakamaz hale gelir. Üzüntüsünden yataklara düşer, gün geçtikçe mum gibi erimeye başlar. Bütün mahalle üzülür, ziyaretçiler evinden eksik olmaz.
Bu iftirayı atan komşu kadın da yaptığına pişman olur, geceleri uyuyamaz hale gelir. Bu hatasını telafi etmek için herkesin saygı duyduğu bir Allah dostuna giderek durumunu anlatır. Büyük bir vicdan azabı içinde olduğunu, bu azaptan nasıl kurtulacağını, bu yanlışı nasıl telafi edeceğini sorar.
Allah dostu “Gayet basit,” der. “Manisa’da pazartesi günü Karaköy pazarına git, bir tavuk al, orada kestir; tüyünü yola yola evine gel ama evine gelinceye kadar tavukta tek tüy kalmasın. Ertesi gün gel, bu günahının nasıl telafi edileceğini sana söyleyeyim.”
Kadına göre söylenen çok basittir. Büyük bir sevinçle pazartesi günü Karaköy pazarına gider, tavuğu alır, tüylerini yola yola evine kadar gelir. Ertesi günü büyük bir heyecanla koşarak Allah dostunun huzuruna çıkar: “Efendim dediğinizi yaptım, ben bu pişmanlığı nasıl telafi edeceğim?”
Allah dostu: “Yarın da git, tavuğu kestirdiğin yerden evine kadar o tavuğun tüylerini toparla gel; o zaman söyleyeyim.” der. Kadın bir şey anlamaz ama içindeki pişmanlık onu kemirmektedir. Çaresiz, ertesi gün tüyleri toplamaya çalışır ama nafile... Elinde bulduğu bir iki tüyle Allah dostunun huzuruna çıkar: “Efendim bunları bulabildim.”
Allah dostu cevabı verir: “Gördün mü kızım? Bazı pişmanlıklar, bazı günahlar vardır ki telafisi mümkün olmaz. Yaydan fırlayan ok, namludan çıkan kurşun gibidir. Esen rüzgâr o tüyleri dağıttı, artık onları toplaman mümkün değil. İşte ağzından çıkan o dedikodu da muhtelif ağızlar vasıtasıyla dağıldı, ağızdan ağıza dolaştı. O dedikoduya inanıp yayan ağızları bulup kapatmak artık mümkün değildir.” diyerek kadının şahsında bizlere de büyük bir ders verir.
Almanya Ingolstadt’tan kardeş okul Apian-Gymnasium Lisesi ile yurt dışı ilişkilerim 1986 yılında başladı. Emekli olduktan sonra da yine öğretmen olarak çalıştığım özel koleje kardeş okul olarak bulduğum Ingolstadt’tan Johann-Michael-Sailer Schule ile yurt dışı temaslarım devam etti. Bu dostluklarımız halen sürmektedir; çok değerli dost Sayın Helmut Schug da bunlardan biridir.
Bu ilişkiler nedeniyle gerek buradan götürdüğüm öğrenci ve öğretmenlerde gerekse yurt dışındaki vatandaşlarımızda —muhafazakâr, solcu, sağcı, liberal veya seküler olsun— domuz eti yememe konusundaki hassasiyeti yakinen gözlemledim. Ama ne tuhaf ki domuz etine karşı çok hassas olan bizlerin, "ölü eti" yemede bir ölçüsü yok. Tabii bu konuda bir genelleme yapmak istemem ama domuz etine "hayır" derken; ölü eti yemede, yani dedikodu veya vara yoğa birbirimize iftira atmada çok ölçüsüzüz.
Cenab-ı Hak, Hucurat Suresi 12. ayette şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Muhakkak ki bazı zanlar günahtır. Birbirinizin kusurlarını araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biri, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun.”
Mübarek ayın birinci haftasındayız. Evime en yakın camiler teravih namazında genciyle, yaşlısıyla tıklım tıklım doluyor; bazen yer bulmakta güçlük çekiyorum. Hatta vakit namazlarında bile cemaat yoğunluğu arttı. Bunlar güzel şeyler. Umarım bu ayın güzelliği Ramazan'dan sonra diğer aylara da yansır.
Şu da bir gerçek ki birbirimizi ölçüsüz iftiralarla, eşimizin dostumuzun gıybetini yaparak bolca "ölü eti" yediğimizin farkında mıyız? Hele sosyal medyadan, doğruluğuna emin olmadan "mal bulmuş Mağribi" gibi yalan yanlış bilgilere sarılıp parmak uçlarımızla bunları dağıtarak ölü eti sofrasına iştirak ettiğimizin farkında mıyız?
Domuz eti ikram edilmiş sofralardan uzak durduğumuz gibi, gerek bu mübarek ayda gerekse hayatımızın her safhasında ölü eti ikram edilen sofralardan sakınmamız duasıyla... Yazımı şarkın ünlü bilgelerinden Sadi Şirazi’nin küçüklüğünde babasıyla olan bir anekdotuyla bitireyim:
Gecenin birinde babasıyla Teheccüd namazına kalkan Sadi, komşularının ışıklarının sönük olduğunu görünce: “Baba, komşularımızdan niye hiç Teheccüd namazına kalkan yok?” dediğinde babası şöyle der: “A oğul, el alemin dedikodusunu yapacağına keşke sen de uyusaydın.”
Sonuç: Sürekli başkalarıyla uğraşanlar, kendileriyle uğraşmaya vakit bulamazlar.
Yorumlar
Kalan Karakter: