Modern çağda insan olmanın görünmez bir yükü var: Sürekli iyi hissetmek zorundaymışız gibi yaşamak. Sabah erken kalkmalı, üretken olmalı, hedeflerimize koşmalı, her şeye pozitif bakmalı ve asla düşmemeliyiz. Sosyal medyada karşımıza çıkan mutlu yüzler, başarı hikâyeleri ve motivasyon cümleleri bize aynı mesajı fısıldıyor: “Güçlü ol. Üzülme. Hep iyi kal.”
Oysa bir uzman olarak şunu açıkça söyleyebilirim: İnsan ruhu bir performans sahnesi değildir.
Duygularımız, bastırılması gereken zayıflıklar değil; anlaşılması gereken mesajlardır. Üzüntü, bir kaybın bizim için değerli olduğunu gösterir. Kaygı, hayatımızda önem verdiğimiz bir şeyin risk altında olduğunu anlatır. Öfke ise sınırlarımızın ihlal edildiğine işaret eder. Eğer bu duygular olmasaydı, kendimizi korumamız da mümkün olmazdı. Ancak biz çoğu zaman bu duygularla savaşmayı seçiyoruz. Çünkü bize öğretilen şey, “güçlü insanın ağlamadığı” ve “pozitif düşünmenin her şeyi çözeceği” inancıdır.
Bu noktada en büyük yanılgı, mutluluğu sürekli bir hâl sanmamızdır. Oysa psikolojik sağlamlık, hiç üzülmemek değil; üzgünken de kendimize şefkat gösterebilmektir. Hümanistik psikolojinin önemli isimlerinden Carl Rogers’ın söylediği gibi: “İnsan, olduğu gibi kabul edildiğinde değişmeye başlar.” Kendimizi zorla dönüştürmeye çalıştığımızda değil, içimizden geçenleri yargılamadan fark ettiğimizde gerçek değişim başlar.
Kendimize şu soruyu sormayı unutmamalıyız: “Şu an ne hissediyorum?” Bu soru basit görünür; ancak çoğu insan buna net bir cevap veremez. Çünkü duygularımızı tanımayı değil, kontrol etmeyi öğrendik. Oysa kontrol etmeye çalıştıkça daha fazla sıkışırız. Duygular bastırıldığında kaybolmaz; sadece şekil değiştirir. Bazen bedensel ağrılar olarak, bazen ani öfke patlamaları olarak, bazen de açıklanamayan bir yorgunluk olarak geri döner.
İnsan olmak, dalgalı olmaktır. Her gün aynı enerjide, aynı kararlılıkta, aynı mutlulukta olmamız mümkün değildir. Tıpkı doğa gibi biz de değişiriz. Bazen içimizde fırtına kopar, bazen durgun bir deniz oluruz. Önemli olan, o fırtınayı inkâr etmek değil; onun geçici olduğunu bilmektir.
Sonuç olarak, iyi hissetmek elbette güzeldir. Ancak sürekli iyi hissetmeye çalışmak, insan ruhuna yapılan en büyük haksızlıklardan biridir. Gerçek güç; kırılganlığımızı inkâr etmekte değil, onunla birlikte ayakta kalabilmektedir. Kendimize izin verdiğimizde, duygularımızla barıştığımızda ve insan olduğumuzu kabul ettiğimizde, zaten olması gereken yere doğru yavaşça ilerleriz. Çünkü insan olmak, mükemmel olmak değil; gerçek olmaktır.
Yorumlar
Kalan Karakter: