Toplum, bireyin kimliğini inşa ederken birçok görünmez kurallar ve roller sunar. Bu rollerin en köklülerinden biri de toplumsal cinsiyet rolleridir. Kadın ya da erkek olmanın ötesinde, "nasıl bir kadın" ya da "nasıl bir erkek" olunması gerektiğini dikte eden bu roller, birey üzerinde ciddi psikolojik baskılar yaratmaktadır. Bu kalıpların özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde bireyin benlik gelişimini nasıl şekillendirdiğine sıklıkla tanıklık ediyorum.
Toplumsal cinsiyet rolleri, bireyin seçimlerini, davranışlarını, meslek tercihlerini hatta duygularını bile sınırlayabilir. Küçük bir erkek çocuğuna "ağlama", kız çocuğuna "sessiz ol" denildiği andan itibaren, aslında bireylerin duygusal gelişim süreçlerine müdahale edilmeye başlanmıştır. Oysa duygular cinsiyetle sınırlanamaz; kaygı, öfke, kırılganlık veya şefkat her bireyde var olan doğal duygulardır.
Bu rollerin katılığı, bireylerde iki temel psikolojik sonuç doğurur: kimlik karmaşası ve değersizlik duygusu. Kendi isteklerini ve eğilimlerini bastırmak zorunda kalan birey, zamanla benliğinden uzaklaşır ve "başkalarının istediği gibi" yaşar. Bu da depresyon, anksiyete bozuklukları, özgüven eksikliği gibi birçok psikolojik soruna zemin hazırlar.
Toplumsal cinsiyet kalıplarının yıkılması, sadece bireyin özgürleşmesini değil, toplumun da daha sağlıklı bir yapıya kavuşmasını sağlar. Kadınların sadece ev içi rollerle sınırlanmadığı, erkeklerin duygularını ifade etmekten çekinmediği bir toplumda, bireylerin psikolojik esenliği de artacaktır. Bu noktada, psikolojik destek süreçleri kadar, eğitim sistemlerinin ve medya dilinin de dönüştürülmesi büyük önem taşır.
Sonuç olarak, bireyin ruhsal sağlığı ile toplumun dayattığı roller arasındaki gerilim görmezden gelinemez. Bireyin kendi kimliğini özgürce inşa edebildiği, cinsiyetin bir sınırlayıcı değil, bir çeşitlilik unsuru olarak görüldüğü bir toplum, hem ruhsal hem de toplumsal anlamda daha güçlü olacaktır.
Yorumlar
Kalan Karakter: