ABD’nin İsrail Büyükelçisi’nin “Nil’den Fırat’a uzanan bölge İsrail’in hakkıdır” şeklindeki açıklaması, basit bir söz olarak geçiştirilecek türden değil; aksine bir cümleden çok daha fazlasını, bir bakış açısını ve bir zihniyet dünyasını yansıtan politik bir mesaj niteliği taşıyor. Bu ifade diplomatik bir değerlendirme olmaktan ziyade, bölgede yıllardır süren tartışmaları büyütecek ve gerilim hatlarını yeniden hareketlendirecek bir yaklaşımın işareti olarak okunuyor. Çünkü bu söylem yalnızca Filistin’i ilgilendirmiyor; Ürdün’den Mısır’a, Irak’tan Suriye’ye kadar uzanan geniş bir coğrafyanın egemenliğini tartışmaya açan, haritaların sınırlarını kelimeler üzerinden yeniden çizmeye çalışan bir anlam barındırıyor.
Bir büyükelçinin kullandığı ifadelerin sıradan olmadığı bilinir; diplomasi, tesadüflerin değil hesapların alanıdır ve orada söylenen her söz devlet aklının süzgecinden geçer. Bu nedenle bu tür açıklamalar uluslararası hukuk ve bölgesel dengeler açısından dikkatle değerlendirilmek zorundadır. İşgali savunan ya da ilhakı teşvik eden yaklaşımlar, devletlerin toprak bütünlüğünü esas alan uluslararası hukuk ilkeleriyle açık biçimde çelişir. Hukukun zayıfladığı yerde güç konuşur; güç konuştuğunda ise barış susar.
Gazze’de sivillerin ve çocukların hayatını kaybettiği bir süreç yaşanırken yapılan bu tür açıklamalar tartışmayı yalnızca siyasi değil, aynı zamanda vicdani bir noktaya taşıyor. Çünkü kelimeler yalnızca politik anlam taşımaz; aynı zamanda acının nasıl görüleceğini, kimin insan kabul edileceğini ve hangi hayatın değerli sayılacağını da belirler. Dil sertleştikçe empati küçülür, empati küçüldükçe çatışma büyür. Bu yüzden barış önce kelimelerde başlar, savaş da öyle.
Bugün gelinen noktada çözümün adresi aslında uzun süredir biliniyor. 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan egemen ve bağımsız bir Filistin Devleti perspektifi, uluslararası alanda en çok dile getirilen çözüm önerisi olmaya devam ediyor. Bu yaklaşım yalnız diplomatik bir formül değil, aynı zamanda birlikte yaşamanın mümkün olabileceğine dair asgari uzlaşının çerçevesidir. Kalıcı barış, taraflardan birinin haritada genişlemesiyle değil, iki tarafın güvende hissetmesiyle mümkündür.
Sözün ağırlığı vardır; özellikle diplomasi söz konusu olduğunda kullanılan her ifade yalnız bugünü değil yarını da etkiler, hatta bazen yarını belirler. Haritalar kalemle çizilir ama kaderler kelimelerle yazılır. Bu nedenle bölgede barışın yolu gerilimi artıran söylemlerden değil, çözümü güçlendiren adımlardan geçer. Devletler bazen silahlarla değil cümlelerle savaş başlatır, bazen de yalnızca doğru kelimelerle savaşı önleyebilir. Gerçek diplomasi de tam olarak burada başlar: sınırları değil güveni büyüten bir dil kurulduğunda.
Yorumlar
Kalan Karakter: